31 Ağustos 2016

Hayat Gemisi


Hayat Gemisinde Yolculuk

Gelin bugün sizlerle "Hayat Gemisinde Yolculuk" edenlerle ilgili düşündürücü bir hikaye paylaşalım ve sonunda almamız gereken dersleri çıkaralım;

Haydi Adaya Yanaşıyoruz!!!


Vaktin birinde büyük bir gemi içindeki yolcularla birlikte bir adaya yanaşır. Geminin kaptanı yolculara seslenir; "Ada'da en acil ihtiyaçlarınızı görün, fazla zamanımız yok geminin sireni çalınca hemen kalkacağız". Yolcular Ada'ya inerler. İlk grup yolcular Ada'da en acil ihtiyaçlarını görüp hemen gemiye geri dönerler. Dolayısıyla gemideki en iyi yerlere onlar otururlar.

İkinci grup yolcular ise Ada'nın güzelliklerine takılıp orada biraz eğlenirler, geminin sirenini duyunca hemen apar topar gemiye koşarlar ve zorlukla gemiye binerler. Önceki yolculara göre biraz orta sınıf yerlere otururlar.

Son grup yolcu ise, Ada'nın güzeliklerine o kadar çok dalarlar ki geminin sirenini hiç duymazlar ve Ada'daki vahşi hayvanlara yem olurlar.

Peki, Sen Hangi Gruptansın?


Evet, şimdi bu hikayedeki yolculara biraz göz atalım; ilk grup yolcu şu dünya gemisinin kaptanının sözüne kulak kesilip dinlerler ve mükemmel bir kulluk yapıp O'nun hoşnutluğunu kazanırlar. Dolayısıyla en yüksek cennetler de onların olur. 

İkinci grup yolcu ise, dünyanın güzelliklerine takılırlar, kulluklarını tam yapamazlar, bazen itaatkar bazen de asidirler. Ama kaptanın sözünü bir şekilde dinlemişlerdir. Sonunda onlar da cennetlerde kendilerine yer bulurlar.

Son grup yolcu ise dünya gemisinin sahibinin sözünü hiç dinlemezler. Bunlar Allah'a inanmayan insanlardır. Tamamen dünyaya dalıp gitmişlerdir. Dolayısıyla kulluk ta yapmazlar ve sonunda Allah'ın gadabını kazanıp ötelerde bedbahtlık yurduna giderler.

Ne Mutlu Onlara!!!


Ne mutlu Dünya'nın bir imtihan yeri, bir kabiliyetleri geliştirme yeri, yaratıldığı konumunun hakkını verme yeri ve az bir gölgelik yeri olduğunu bilip ona göre yaşayanlara!!! 




30 Ağustos 2016

Hayatta Bayram


Hayat ve Bayram

Evet, bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı. Tüm milletimizin ve devletimizin Atatürk'ün önderliğinde bir varlık mücadelesi vererek kazandığı bu zaferi hepimize kutlu olsun. Devlet ve milletlerin böyle zafer ve bayramları olduğu gibi fertlerin de aslında bayramları vardır ve ben bugün biraz bundan bahsetmek istiyorum.

Yazılı Var Çocuklar

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi hepimiz buraya sınanmak, kaç ayar olduğumuzun ortaya çıkması ve O'na kulluk etmek için gönderilmişiz. Her insan hayatında farkında olsun veya olmasın bunun mücadelesini verir. Ne demektir bu? Gelin bir misalle akıllara yaklaştıralım bu meseleyi;

"Öğretmen bir gün bizi sınıflara doldurur ve üstünde bir takım yazılar olan kağıtlar verir elimize. Kimimiz bakar kağıtlara ve bunun bir yazılı olduğunu anlayarak hemen soruları cevaplamaya girişir. Kimisi de çok aldırış etmez sorulara. Sağına soluna bakınır. Ancak sonunda bitiş zili çalar ve öğretmen herkesten kağıtlarını alır. Soruları doğru cevaplayanlar geçmiş, aldırış etmeyenler ise kalmıştır"
Hayat ta böyledir aslında. Allah'ın elçisi ve kitabımız bize bu dünyanın bir imtihan yeri olduğunu bildirmiş ve yapmamız gerekenleri anlatmışlardır. İnsanın elinde gerekli donanım da vardır. O sözlere kulak verenler ve donanımlarını iyi yolda kullananlar imtihanı başarıyla geçmiş ama o sözlere aldırış etmeyenler ve donanımlarını O'nun yolunda değil de nefislerinin istikametinde kullananlar ise imtihanı ne yazık ki kaybetmişlerdir.

Donanımı O'nun Yolunda Kullanmak

Evet, O'nun verdiği gözü O'nun eserlerini görmek ve tefekkür etmekte kullandığımız zaman, mesela bir ağaca baktığımız zaman, 

"Allah'ım şu ağacı ne muhteşem yaratmışsın. Şu ağaç çamurlu su yediği halde ne güzel tatlı, renkli meyveler vermiş. Dalları, dallardaki yaprakları ne kadar da dengeli dağılmış. Bizi hiç görmediği halde damak tadımıza uygun meyveleri nasıl da vermiş? der ve bütün bunların ancak yüce Yaratıcının eseri olabileceğini anlayarak O'nun hakkındaki bilgisini artırmış olur"
bütün diğer donanımı aynı şekilde kullanır.Bir kuşun tatlı ötüşünü duyduğu zaman küçücük bir kuştan o tatlı nağmelerin nasıl çıktığına hayret eder ve bunun ancak Allah'ın bir eseri olduğuna inanarak O'na hamdeder.

Bayramın Kutlu Olsun

Hayat bu iklimde böyle yaşanıp ötelere böyle gidildiği zaman esas bayramımız mahşerde olacaktır. Melekler ona teşrifatçılık yapıp ona "bayramın kutlu olsun" diyeceklerdir.

Ne mutlu o gün böyle bir bayram yaşayanlara!!!


29 Ağustos 2016

Hazır mısın Ruhunun Fotoğrafını Çekmeye?


Ruhunun Fotoğrafını Çekmeye Hazır mısın?

Hepimiz fotoğraf çekinmişizdir. Hem de yüzlerce defa. Peki ya ruhumuzun fotoğrafı, onu çeken hiç var mıdır acaba? Gelin bugünkü yazımızda bunu konu edelim ve bunun niye önemli olduğunu anlatmaya çalışalım;

Fotoğraf Çek Ama Kimi?

Fotoğraflarımızda hepimiz güzel ve yakışıklı görünmeyi isteriz. Bunun için de üstümüzü başımızı düzeltiriz. Saçlarımızı tarar ve makyaj yaparız. Böylece bedenimizin güzel görüneceğini umar fotoğrafta ne kadar iyi çıkarsak o kadar mutlu oluruz.

Ancak hiçbirimiz asıl bizi biz yapan, manevi değerlerimizin kaynağı, bize ismimizle seslendikleri zaman aslında ona seslendikleri ruhumuzun bir fotoğrafını çekmemişizdir belki.Peki bunu nasıl yapacağız? Hadi hepimiz elimize manevi bir fotoğraf makinesi alalım ve ruhumuzun fotoğrafını çekelim şimdi.

Fotoğrafta Göreceklerine Hazır mısın?

Evet, fotoğrafımızı çektik ruhumuzun resmine bakıyoruz. O da ne, resmin bir tarafında bencillik görüyoruz. Hayatın sadece bizim etrafımızda döndüğünü düşündüğümüz için bencillik çok parlak gözüküyor fotoğrafta. Bir tarafında da flu bir cömertlik var. Fluluk var, çünkü insanlar görsün ve desinler diye cömertlik yapmışız. Biraz merhamet varmış gibi gözüküyor ama çok parlak değil. Çünkü bizler merhameti sadece karşılıklı menfaat üzerine kurmuşuz. Resmin her tarafını kaplayan bir dünya sevgisi gözüküyor. Uzun yaşama arzumuz, hiç ölmeyecekmiş gibi hırslarımızın peşinde koşuşumuz resmin her tarafına sirayet etmiş. Bir tarafta ta şöhret tutkumuzu görüyoruz. Herkes tarafından bilinme ve alkışlanma arzusu, evet o da resimde kendine parlak bir yer bulmuş.

"Rahmetli abim akciğer kanseriydi. Kanser olduğunu geç farkettik. Doktorlar ciğerlerinin röntgenini çektikleri zaman kanserin akciğerin büyük bir kısmını sardığını ve kalbe baskı yaptığını farkettiler. Hemen radyoterapi başlattılar. 3 haftalık yoğun bir terapiden sonra baskıyı ancak hafifletebildiler. Yoğun tedavi devam etti ancak abim 3 yıl dayanabildi kansere ve 38 yaşında ayrıldı aramızdan"
 Evet, kanser daha erken farkedilebilseydi belki durum daha farklı olurdu. İhtimal, daha uzun yaşayabilirdi. Fakat kanser, onun sadece dünya hayatını tehdit ediyordu. Hastalıklı ruhumuz ise bizim ebedi hayatımızı tehdit ediyor. Düşünsenize yukarıda fotoğrafını çektiğimiz ruhumuzla ötelere gidersek o ruhun asıl Sahibine nasıl hesap veririz?

İnsan Bedeniyle Değil Ruhuyla İnsandır

İnsanı insan yapan şey bakımlı bedeni değil ruhudur. Bedenimizdeki madenleri toplayıp satsak çok bir şey tutmaz. Ama manevi değerlerle donanmış bir ruh dünyalar kıymetindedir onu Yaratanın gözünde. Buradaki bedenimiz bize son nefesimize kadar eşlik eder. Ruhumuz ise ebediyete kadar. 3 günlük dünya hayatında bedenimize gösterdiğimiz özeni bizimle sonsuza kadar beraber olacak ruhumuza niçin göstermiyoruz? Niçin yukarıda bir kısmını saydığımız manevi hastalıkların tedavisi için zaman harcamıyoruz? 

Haydi gelin son nefes gelmeden evvel ruhumuzu tedavi edelim ve ruhumuzun Sahibinin hoşnutluğunu kazanalım.







27 Ağustos 2016

Bir Yolcudur İnsan Şu Hayatta


Modern zamanlarda yaşayan bizler işlerimizin yoğunluğu ve çeşitliliği, karşılaştığımız sıkıntı ve sorunlardan olsa gerek pek hayatın derin anlamı üzerinde düşünmeyiz. Oysa hayat yolculuğuna çıkmış bir yolcunun varacağı yere göre sık sık bir durum tespiti yapması gerekir. Varış noktasına ne kadar kaldı ve durumum nedir diye?

Efendi ve Hizmetçisi

Vakti zamanında, bir hizmetçisine efendisi bir at ile bir miktar para verip İstanbul'a bir ticaret için gitmesini emreder. Hizmetçi atı ve parayı alıp yola koyulur. O hizmetçi o atı çok sever. Yol azığı olarak kendisine verilen paranın hepsini o at için harcar ve gerektiğinden fazla o atla vakit geçirir. Sonunda İstanbul'a varıp ticareti yapamaz ve Efendisi ona ceza verir.

Evet bu hikayeden yola çıkarak kendimize baktığımız zaman acaba nefis bineğine çok zaman ve para harcayıp hedefimizi unutuyor muyuz yoksa o binek ve paranın bize emaneten verildiğinin farkına varıp hayatı ona göre yaşıyor muyuz.

Zaman Değişir Ama Amaç Asla Değişmez

İnsanların yaşadığı zamanlar değişir. Kimimiz ilk çağlarda yaşamıştır kimimiz de orta çağda. Kimimiz de şimdilerde olduğu gibi modern zamanlarda. Yaşadığımız çağ ve çevre ne kadar değişirse değişsin değişmeyen bir şey vardır o da bu dünyada bir yolcu olduğumuz gerçeğidir. Yolcu niye yola koyulmuşsa binekle çok oyalanmadan yoluna devam etmesi gerekir ki Efendisi ona ceza vermesin.

Oysa zamanımızdaki insanlara baktığımız zaman hep nefis bineğinin ihtiyaçlarıyla ilgilendiklerini ama Efendilerinin emrini unutur gibi yaşadıklarını görüyoruz. Herşey nefis bineği etrafında dönüyor adeta. Ama o bineğin Asıl Sahibini ve emrini ise düşünen yok gibi geliyor bana.

Damlayla Meşgul olup Okyanusu Unutmayın

Oysa Ahiret Okyanusunun büyüklüğü yanında ancak bir damla kadardır Dünya. Okyanuslarda yüzmek için yaratılan insanın bir damlada boğulması ne kadar acıdır. Az bir gayretle az ötedeki okyanusa ulaşabilecekken elindeki bir damlayla yetinmesi ne kadar hüzün vericidir. Kabiliyetler bakımından tüm varlıkların üstünde yaratılan insanın bu konumunu değerlendiremeyip tüm varlıkların altına düşmesi ne kadar acıklıdır.

Evet, gelin bir damlaya takılıp kalmadan ne amaçla yolculuk ettiğimizin farkında olup ebedler yurdunda mutlu ve huzurlu yaşayalım.






24 Ağustos 2016

Güzelliklerin Asıl Sahibi


Herşey O'ndan

Modern zamanlar, insanın hayatına getirdiği teknolojik kolaylıklar yanında insanı sürekli meşgul etmekle onun çevresindeki hadiseleri ve kendisini okumasını engellemektedir. İnsan sürekli koşturmaktan ve birşeyler ile meşgul olmaktan dolayı hikmetli düşünme faaliyetini unutmuştur.

Oysa Düşünecek O Kadar Çok Şey Var ki

Dinimiz hikmetli düşünce faaliyetine -ki biz buna dini anlamda tefekkür diyoruz- çok önem vermiştir.İnsanın kendisini ve kendisini yaratanı tanımasını sağlayacak olan tefekkür insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliktir.

İnsan böyle bir tefekkürle, kendisinin bir amaç için yaratıldığını, çevresindeki hiçbir hadisenin manasız olmadığını görmenin yanısıra, bu dünyadaki herşeyin bir sona doğru gittiğini görmekle buranın peşinden koşmanın anlamsız olduğunu, geçici şeylere gönül bağlamanın yanlış olduğunu ve esas Baki olana gönül bağlaması gerektiğini anlar.

Dünyadaki Bütün Güzellikler O'ndan Haber Verir

Daha önceki yazılarımızda örnek verdiğimiz gibi nasıl ki ayna sadece kendisine yansıyan güzellikleri gösteriyor ve bunların esas sahibi o değil ve övünmeye de hakkı yoksa aynen öyle de sahip olduğumuz ve çevremizdeki bütün güzellikler ise aslında bizim değil bunları bize verene aittir. Güneş aynaya yansıyıp ta aynayı aydınlattığı ve parlattığı zaman ayna bu parlaklıkla nasıl övünemezse insan da bu güzellikler benden kaynaklanıyor, ben bilgiliyim, zenginim, akıllıyım, bütün sahip olduklarımı ben kendi becerimle elde ettim diyemez, derse bütün bunları kendisine verene karşı nankörlük etmiş olur. İşte size insanın menşeini hatırlatan güzel bir örnek;

Vaktiyle alim zatlardan birisi yolda gidiyorken kibirle eteklerini yolda sürükleyen bir genç görmüş. Gence, şu eteklerini biraz daha kısalt demiş. Genç, sen benim kim olduğumu biliyor musun demiş ona. Evet, çok iyi biliyorum demiş yaşlı alim. Senin başlangıcın kaypak bir su sonun da kokmuş bir leş, ikisi arası da pislik dolu bir hammallık demiş. Genç cevap veremeyip sıvışıp gitmiş.
 Evet, hepimiz böyle değil miyiz aslında. Öyleyse neyimizle övünüyor ve bütün sahip olduklarımızı neden asıl Sahibine vermiyoruz?


Bütün güzellikler ve hayırlar Sen'den Yarabbi, Sana döndüm Yüzüm

Öyleyse, insana düşen şey kendisine verilen şeyleri sahiplenmeden onları asıl Sahibine vermek ve hep O'nu gösteren bir ayna veya pusula gibi olmaktır. Nasıl ki pusulalar hep kuzeyi gösterirler ise ona bakan herkes onda Allah'ı görmelidir. Söyleyen ne güzel söylemiş;

"Mir'at-ı Muhammed'den Allah görünür daim"